Aylık arşivler: Ekim 2007

Rehberlik Hizmeti Nedir

REHBERLİK NEDİR? REHBERLİK HİZMETİYLE ÖĞRENCİYE KAZANDIRILMAK İSTENEN NELERDİR? 

         Rehberlik; bireyi tanımak, onu kendisine tanıtmak, problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, ilgi ve yeteneklerini geliştirmesi, çevresine sağlıklı ve dengeli bir uyum sağlaması ve böylece kendini gerçekleştirmesi için, ilgili kişilerce yürütülen hizmetlerdir.

          Bu Hizmetler Yürütülürken Şu Hususlara Dikkat Etmek Gerekir; ·     Rehberlik; bireye doğrudan yapılan tek yönlü bir yardım değildir.·     Bireyin yapamadıklarını onun yerine yapmak değildir.·     Bireyin sadece bir yönüyle ilgilenmek değildir.·     Disiplin, yargılama ve ceza verme işi değildir.·     Sadece bilgi aktarma işi değildir. Okullarımızda Yürütülen Rehberlik Hizmetlerinin Amaçları;  ·     Öğrencinin kendisini fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal yönleriyle tanımasına,·     Gelişimine yardımcı olacak fırsatları, okul içi ve dışı eğitim olanaklarını, meslekleri, toplumun beklentilerini tanımasına,·     Temel eğitimden başlayarak ilgi ve yeteneklerine uygun bir üst programı tanıyıp seçmesine,·     Problem çözme gücünü geliştirmesine, doğru kararlar verebilmesine,·     Ruhsal yönden sağlıklı ve topluma yararlı, kendini gerçekleştirmiş bir kişi olarak yetişmesine yardımcı olmaktır.

Kendini gerçekleştirmekte olan birey;  kim olduğunu gerçekçi bir gözle algıladığı gibi, kim olabileceği hakkında da daha tutarlı bir kişiliğe sahiptir. Hem kendisi, hem de başkaları hakkında iyi düşüncelere sahiptir. Kendine saygı duyar ve kendini olduğu gibi kabul eder. Duygu ve düşüncelerini uygun bir şekilde dile getirir. Değişmeye ve yeni yaşantılara açıktır.

Kendini gerçekleştirme yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Bu nedenle hayatın her döneminde, ilgi ve yetenek yönünden en üst seviyeye ulaşmak için çaba gösterilmelidir.

Rehberlik hizmetleri ile öğrencileri yakından tanımak amaçlanmaktadır. Öğrencileri yakından tanımanın üç bakımdan önemi vardır;

 1.    Size Kazandırılacak Bilgi ve Beceri Yönünden: 

Her birey farklıdır ve değişik özelliklere sahiptir. Sınıfın hepsini aynı özellikleri taşıyan öğrenciler olarak düşünürsek, eğitimin amacı açısından istediğimiz hedeflere ulaşamayız. Her öğrencinin yaş, cinsiyet, boy, kilo, sağlık, anlama, zeka gelişimi gibi birbirine benzemeyen farklı özellikleri vardır. Bu farklılıkları ve sınıfın ortak özelliklerini yeterince tanıyıp-inceleyebilirsek her öğrencinin eğitim ortamından yeterince faydalanmasını sağlayabiliriz.

 2.    Duygusal, Zihinsel, Bedensel ve Sosyal Yönden: 

Eğitimde, sadece bilgi ve becerilerin gelişmesi ile yetinirsek, bir bütün olarak öğrencilerin gelişimini sağlayamayız.

·     Duygusal özelliklerinizi, heyecanlarınızın nedenlerini, şiddetini, süresini, öfkenizi, vurdumduymazlığınızı,

·     Grup içi ve grup dışı ilişkilerinizi, sosyal uyum özelliklerinizi,

·     Düşünme, anımsama, anlama, yorumlama, algılama, yargılama gibi özelliklerinizi, varsa bunlarla ilgili sorunlarınızı,

·     Bedensel gelişiminizi, sağlığınızı, kişisel özelliklerinizi bilip-tanımamız, vereceğimiz eğitim etkinliklerinden daha iyi yararlanmanızı sağlayacaktır.

 3.    Toplumsal Yönden: 

Yetenekleri, çeşitli özellikleri ve gereksinimleri uygun biçimde gelişemeyen birey, okulu bitirdikten sonra kişisel ve toplumsal görevlerini yeterince yerine getiremeyecektir. Yaptığı etkinliklerde eksiklik, yetersizlik duyacak, başarılı ve mutlu bir birey olamayacaktır.

Eğitim çalışmalarımızın başarısız olması ve öğrencilerde değişikliğe yol açmamasının temel nedeni, öğrencileri yeterince tanımamamızdır. Öğrencileri tam olarak tanıyabilmek için, onların çevrelerini de iyi bir şekilde tanımak gerekmektedir.

Bütün bunlardan dolayı; öğrencileri en iyi şekilde tanımak için  çeşitli test ve anketler uygulanmaktadır. Burada size düşen görev ise yapılan uygulamalarda öğretmenlerinize yardımcı olmak, doğru ve samimi bir şekilde test ve anketleri cevaplamaktır. Vereceğiniz cevaplar sizleri daha iyi tanımamıza yardımcı olacaktır.

                                                                                                                                                                                                                                           REHBER ÖĞRETMEN

MURAT  BAYHAN

İHTİYACIMIZ OLAN EMPATİ

Kişiler arası ilişkilerin olumlu olması için gerekli koşullardan birisi de empatidir. Empati, psikiyatri ve psikolojide adı sıklıkla geçen bir kavramdır. Psikiyatri ve psikolojinin çeşitli dallarında empati ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmış ve bir bilgi birikimi sağlanmıştır. Araştırma, özellikle klinik  ve sosyal psikoloji, gelişim, danışma, okul ve iletişim psikolojisi alanlarında yapılmıştır.Empatinin tarihçesine baktığımızda bu kavramın Almanca’daki  “einfühlung”  ve Esli Yunanca’daki “empathera” terimlerinden geldiğini görürüz.Einfühlung kavramını ilk kullananlardan birisi Alman Psikologlardan Thedor Lipps  olmuştur. 1987 yılında Lipps,einfühlung’u şöyle tanımlamıştır : “Bir insanın kendisini karşısındaki bir nesneye, örneğin bir sanat eserine yansıtması,kendini onun içinde hissetmesi ve bu yolla o nesneyi kendi içine olarak (özümseyerek) anlaması sürecine einfühlung adı verilir.(1). 1909 yılında, Titchener, eninfühlung terimini, Eski Yunanca’daki “empatheia” teriminden  yararlanarak İngilizce’ye “empathy” olarak tercüme etmiştir. Yunanca’da “em”  içine “patheia” ise algılama anlamı  taşımaktadır. Böylece empati kavramı psikoloji ve psikiyatride yerini almıştır.(2).Günümüzde empati kavramını en iyi şekilde açıklayan  Carl Rogers’dır. Rogers, kişiler arasında önemli yeri olan empati kavramı üzerinde çok araştırma yapmış ve bu kavramı farklı zamanlarda farklı şekillerde tanımlamış,1970 yılında ise empatiyi son şekli ile tanımlayarak diğer araştırmacıların da  bu tanım üzerinde mutabık kalmasını sağlamıştır.Rogers’a göre : “empati, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak,o kişinin duygularını  ve düşüncelerini doğru olarak anlaması,hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir”.(3). Carl Rogers’ın yapmış olduğu bu tanımı , Üstün Dökmen üç öğeye ayırarak açıklamıştır.Birinci öğe olarak ; empati kuracak kişi , kendisini karşısındakinin yerine koymalı , olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.Karşımızdaki kişiyi anlamak için dünyaya onun penceresinden bakmalı , olayları onun gibi algılayıp yaşamaya çalışmalıyız.Bunun için de karşımızdaki insanın rolüne geçmemiz gereklidir.Bunu yapmazsak empati kuramayız. İkinci öğe olarak ; empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve  düşüncelerini doğru olarak algılamamız gereklidir.Empati kurarken karşımızdaki kişinin düşünceleri , empatinin bilişsel nitelik yönünü oluşturur. Böylece empatinin iki bileşeni ortaya çıkmaktadır.Fakat Hoffman’a (1978) göre ise empatinin bilişsel , duyuşsal ve güdüsel (motivasyon) olmak üzere üç bileşeni vardır.(4). Bu nedenle araştırmacılar  arasında görüş farklılıkları vardır.Empati tanımındaki üçüncü ve son öğe ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır.Karşımızdaki kişinin duygularını tam olarak anlasak bile, eğer anladığımızı ona ifade  edemezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.Örneğin ; bir arkadaşımız derslerinin yoğunluğu  nedeniyle  bunalmış ve sıkıntı duymaktadır.Bu sıkıntısını gelip size anlatırsa  ve sizde onun duyduğu bu sıkıntıyı anladığınız ve hissettiğiniz halde ona bunu          “evet seni anlıyorum, derslerinin yoğunluğu seni bunaltmış ve bu nedenle sıkıntı duyuyorsun” şeklinde değil de  tam zıt duygularla “boş ver aldırma” şeklinde yansıtırsak empati kurmuş olmayız.Ve hatta arkadaşımız bizim hakkımızda “en iyi arkadaşıma sıkıntılarımı anlattığım halde  o bile beni anlamadı , artık beni hiç başkası anlamaz” şeklinde yanlış düşünce ve yargıya varabilir. Empati kurmak, karşımızdaki kişinin söylediği  duygu ve düşüncelerin aynısını ona tekrar etmek değildir. Hommand ve arkadaşları (1977) buna “papağan gibi tepki vermek” (5) demiştir. Ve bunun olumsuz empati kurmak olduğunu belirtmiştir.Empati kurarken ifade edilen duygunun şiddetine dikkat etmek ve karşımızdaki kişiye onu yansıtırken duygunun şiddetine uygun tepki vermek gerekir. Yine empati kurarken kişinin sadece sözel tepkilerine değil, ses tonuna , konuşma temposuna , jest ve mimiklerine hatta duruşuna bile dikkat etmek gerekir.Empati kurarken nesnelliği kaybetmemek , karşımızdaki kişinin korku , kaygı , neşe  ve öfke gibi duygularıyla bunalmamak gerekir.Yani karşımızdaki kişiyle özdeşim kurmamalı  ya da sempati duymamalıyız.Sempati duymak, empatiyi kurmayı engeller. Günlük kullanımda da bu iki kavram  birbiriyle karıştırılmaktadır.İkisinin arasında farklılık vardır.Bir insana sempati duymak demek , o insanın sahip olduğu  duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir.Karşımızdaki  kişiye sempati duyuyorsak , onunla birlikte acı çekeriz ya da onunla birlikte seviniriz.Kısaca sempati ; “Bir başkası için olumlu duygular besleme anlamına gelir”. (6)Empati kurmada ,karşımızdaki kişiye yardım etme davranışı vardır.Kendisini sıkıntıda hisseden bir kişi arkadaşına sıkıntısını anlatırsa  ve arkadaşı da  o kişinin sıkıntısını empatik bir şekilde dinleyip  onu geri yansıtırsa , o kişinin sıkıntısı biraz hafiflemiş olur ve böylece empati kurularak sıkıntılı olan kişiye yardım edilmiş olunur.Empatik anlayış insanları birbirlerine yaklaştırma, iletişimi kolaylaştırma özelliğine sahiptir.İnsanlar, kendileriyle empati kurulduğunda başkaları tarafından anlaşıldıklarını ve kendilerine önem verildiğini hissederler.Bu da insanları rahatlatır.Empatik beceri ve eğilimleri yüksek olan kişilerin çevreleriyle olan iletişimi yüksek düzeydedir.Çevreleri tarafından sevilen kişilerdir.Çünkü çevrelerindeki kişilere empatik şekilde davranarak onlara yardım etmektedirler.Empatinin kişiler arası iletişimi kolaylaştırıcı özelliği bilindiği için empatik becerilerini arttırmak amacıyla çeşitli meslek mensuplarına empati eğitimi verilmektedir.Örneğin ; hekim ve hekim adaylarına , hemşirelere , ticaretle uğraşanlara, satış elamanlarına , öğretmenlere , sosyal çalışmacılara, psikiyatrislere , psikologlara, danışmanlara empati kurma becerilerini arttırmak amacıyla eğitim verilmektedir.(7)Yapılan bazı araştırmalar göstermektedir ki ; kişilerin uğraştıkları ya da ilgi duydukları alanlar  empatik becerilerini geliştirmektedi

r.Örneğin, müzik ile uğraşan veya evinde evcil hayvanı olan kişilerin empatik anlayış ve becerileri gelişir.Başka bir araştırmaya göre empatik bir şekilde davranan ailelerin çocukları büyüdüklerinde , onlar da anne-babaları gibi empatik anlayışa sahip olmaktadırlar.Yapılan başka bir araştırmada ; kaygı, depresyon , çocukları ihmal etme  ve saldırganlık ile empati kurma arasında olumsuz ve zıt bir ilişki olduğu belirlenmiştir.Chlogon ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada (1985) suç işlemiş kişilerin empatik ilgi ve becerilerinin , suç işlememiş olanlara göre daha düşük olduğu belirtilmiştir.Yapılan başka bir araştırmada da ; diğer insanlara kişisel duygu ve düşüncelerini iyi ifade edebilen , topluma uyumlu ve sosyal duyarlılığı yüksek olan kişiler, aynı zamanda empati kurma becerilerine de sahiptirler.(8)Empati, sadece insanlar arasındaki iletişimi kolaylaştırmak için kullanılmaz.İnsanların, üzerinde yaşadığı tabiat içinde empati kurması gereklidir.Geçmişten günümüze kadar tarihi süreç içinde yoğrularak gelen kültür ve sanat eserlerimiz de bu tabiat içersinde yerini almıştır.Ve bunların gelecek nesillere de ulaştırılması gereklidir. Eğer gelecek nesillere ulaştıramıyorsak suç bizimdir. Eski eserlere baktığımızda insanların doğayla empati kurduğunu görebiliriz. Yapılarda kuşların barınmaları için yuvalar yapmışlardır. Ve hatta bazı eserlerde tabiat sevgisini o şekilde işlemişler ki ; doğadaki suyu caminin içine kadar getirerek havuz yapmışlar ve içeride bir ferahlık olmasını sağlamışlardır. Bugünkü yapılan eserlere baktığımızda bunlardan mahrum bırakıldığını görmekteyiz. Empatinin kurulmadığı yerler sadece yapılar değildir. Yanlış avlanmalar , tarla açmak için yakılan ormanlar , düzensiz kentleşme  ve fabrikaların  yanlış yerlere önlem alınmadan kurulması tabiattaki dengeyi bozmaktadır. Tabiatla empati kuran bir kişi bu şekilde yanlış sonuçlar doğuracak işlerden kaçınır. Örneğin ; tarla açmak için ya da yerleşim yapmak için yakılan ve kesilen ormanı ve burada yaşayan canlıları düşünür , onları göz önüne getirerek bir an  kendini onların yerine koyar. İşte bu şekilde empati kurarak davranan insanlar tabiatın  dengesini değiştirerek diğer canlılara zarar vermez. Bilindiği gibi insanların sevdikleri için yapamayacağı şey yoktur. Ama bunu yaparken de tabiata ve insanlara  zarar vermeden yapılmalıdır. Örneğin ; sevdiğiyle gezerken orada gördüğü güzel bir çiçeği sevgilisi için koparmasına gerek yoktur. Sevdiği kişiye o çiçekleri koparmadan da hediye edebilir. Ve bu da hediyenin en güzelidir. Çünkü hiçbir şeye zarar verilmemiş , tabiat kendi doğal güzelliğiyle bırakılmıştır. Ve bu güzel çiçekleri başkalarının da görmeye hakkı olduğu düşünülmüştür.Empatinin  kişiler arası iletişimi kolaylaştırdığı  ve insanlar arasındaki saygınlığı arttırdığını bilen birisi , tabiatın da insanlar için gerekli olduğunu düşünerek onunla da empati  kurmaya çalışacaktır.  Dipnotlar :1 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 3062 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 3063 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 120 4 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 1215 Nilüfer Voltan-Acar ; Terapotik  İletişimler         S: 156 Gıll Cox ve Sheila Daınow ; Gizli Güçlerinizi Keşfedin   S: 1527 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 131

8 Üstün Dökmen ; İletişim  Çatışmaları ve Empati  S: 132

EMPATİK DİNLEME NE DEMEKTİR?

Karşımızdakini dinleme biçimlerimiz çok çeşitlidir. Bu çeşitleri tanımlayan deyimler dilimizde yer almıştır. ‘Can kulağı ile dinlemek’, empatik dinlemenin tanımıdır. ‘Can kulağı’, yüreğimizin, gönlümüzün kulağıdır ve ‘anlamak için dinlediğimizi’ belirtir. Empatik dinleme; kendimizi onun yerine koyarak dinleme, anlamak için dinleme demektir ve iletişimin çok değerli bir anahtar davranışıdır. Empatik dinlemeyi bilen ve uygulayan birisi, karşısındaki ile iletişim kurmadan en önemli basamağı başarıyla çıkmış demektir. Arapların güzel bir sözü vardır: ‘Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır’ derler. Bizde de ‘kulak arkasına atmak’ deyimi, söylenenlere hiç önem vermeden dinlemek anlamına gelir. ‘Sen onu külahıma anlat’ deyimi de, söylenenlere inanılmadığını belirtir. İletişim kurmak için mutlaka birbirimizi ‘empatik dinleme’ ile dinlemeyi başarmalıyız. Bunun yolu da ‘karşımızdakini anlamak için dinlemenin içtenliği’nden geçer. İçten olalım, yeter.

 

ÇOCUKLUK ÇAĞINDA GÖRÜLEN KORKULAR

ÇOCUKLUK ÇAĞINDA GÖRÜLEN KORKULAR

Yazan: İbrahim Elibal

 Korku, canlı varlıkların; görünen ve görünmeyen tehlikeler karşısında gösterdikleri en doğal tepkidir. Aslında her korku, canlıyı uyaran ve kendini savunmasını sağlayan yararlı bir düzenektir. Canlı kaçarak, saklanarak kendini korumaya çalışır.
 Genellikle yeni olan ve bilinmeyen her şey ürküntü verir. Çocuğun güçsüzlüğü ve bilmediklerinin çokluğu düşünülürse, özellikle ilk yıllarda korkuların bolluğu anlaşılır. Çocuk çevresini tanıdıkça, beden gücü ve zihin yetenekleri geliştikçe korkularını bir  bir yener. Örneğin, bir bebek için, her şey korkutucudur. Gürültüler, alışamamış nesne, bir yabancı yüz.
 İki üç yaş çocukları yüksek seslerden, gök gürültüsünden vb. ürkerler. Üç dört yaşlarında bunlara, karanlık, dilenci, hırsız, polis ve öcü korkuları eklenir. Bu yaşlarda ana-babadan ayrı kalmak da tedirginliğe yol açar. Gerçekten çocuklar için düşünülebilecek en büyük korku ana-babadan ayrı kalma ortalıkta kalma korkusudur. Bu korku çocuğu sınırsız biçimde tedirgin eder, güvenini sarsar. Dört yaşında doruğa varan korkularda, yavaş yavaş azalma görülür. Korkular daha somutlaşır. Köpekten, düşüp yaralanmaktan vb. korkulur.
 Altı yaşında korkularda yeni bir artma gözlenir. Hayalet, cadı, hortlak korkusu alevlenir. Yangından ve hırsızdan korkarlar, filmlerin çok etkisinde kalırlar. Bu yaşlardan sonra, genellikle korkularda yatışma olur; ama eski korkuların arada bir arada bir depreşmesi, yada yenilerinin ortaya çıkması olağandır.
 Çocuklar, deneylerinin az, düşünme yeteneklerinin sınırlı olması nedeniyle, gördüklerini ve duyduklarını gerçekçi olarak değerlendiremezler. Benzeterek, gördüklerini çarpıtarak, abartarak korkulan sonuçlar çıkarırlar.
 Çocukluk çağının bu özellikleri göz önüne alınırsa, çocukları korkak yetişmenin çok kolay olduğu sonucu ortaya çıkar. Gerçekten ülkemizde, anne babalar, nineler dedeler, öğretmenler korkuyu bir disiplin aracı olarak bol bol kullanırlar. Bu yol büyüklere hem kolay gelir, hem de çocuğu hırpalamaya gerek bırakmayan sakıncasız bir yöntem sayılır. En kolay görünen çözümler her zaman en doğru olanlar değildir. Çocuk yaramazlık yaptıkça bekçi geliyor, iğneci geliyor vb. sözleriyle çocuğun içine iyice korku salınır. Özellikle doktorla korkutmak çok sık başvurulan bir yoldur. Ancak, çocuğu, doktora hastaneye götürmek gerektiğinde bu yöntemin yanlışlığı ortaya çıkar. Ancak, korkutarak sindirme okul çağında da bitmez. Seyrek de olsa kimi birinci sınıf öğretmenleri çocukları ilk günden korkutup sindirirlerse, daha iyi disiplin sağlayacaklarını sanırlar.
 Korkutma yönteminin hiç kullanılmadığı evlerde sıklıkla görülen bir başka durum da, aşırı kollayıcı ve koruyucu tutumdur. Bu tutumla yetişen çocuğa, ‘aman düşersin, çocuklara sokulma döverler, sen karşıya geçemezsin, dur ben geçireyim’ diyerek çevrenin tehlikelerle
dolu bir yer olduğu aşılanır. Çocuk adım atsa yanında birisi yardıma hazırdır. Özgürlüğü bu denli kısıtlanmış bir çocuk neyin tehlikeli neyin tehlikesiz olduğunu öğrenmeye olanak bulamaz. Her şeyden ürker, kendi gölgesinden korkar olur.
 İki üç yaş çocuklarının gerçekten korunmaya gereksinimleri vardır. Oyunlarının denetlenmesi, tehlikelere karşı gerekli önlemlerin alınması gereklidir. Çocuğun yaşı büyüdükçe denetimler azaltılır. Çocuğa yapılacak uyarılarda, soğuk kanlı ve gerçekçi olunmalı, tehlikeler abartılmamalıdır.
 Kimi zaman sık başvurulan bir yıldırma da tanrıyı yardıma çağırarak uygulanır. ‘sus, Allah Baba taş eder! Çarpılırsın! vb.’ bu yola çok başvurulursa çocuk kendini kötü görmekle kalmaz, tanrıya karşı korkuyla karışık bir öfke geliştirir.
 Çocuklarda görülen kimi korkularda bazen büyükler sorumlu tutulamaz. Çok çeşitli elde olmayan sebeplerle çocukta korkular başlayabilir. Bunlar çocuğun yaşantıları ile ilgili korkulardır. Kaza geçirmek, deprem, yangın sel vb. gibi doğal yıkımların etkisi erişkin yaşlara dek süren izler bırakır. Sık sık hastaneye yatan arka arkaya ameliyatlar geçiren çocuklarda da korkuların yer etmesi doğaldır. Kuşkusuz bu çeşit korkulardan dolayı büyükleri suçlayamayız. Ancak unutmamak gerekir ki, korkak yetiştirilmiş yada çok kollanmış çocukların bu durumlarda örselenmesi daha kolaydır ve izleri kolay silinmez. Ayrıca elde olmayan bu korkuların yenilmesi, çabuk atlatılması da büyüklerin uygun tutumuna bağlıdır.
      Ana babaları ve öğretmenleri çok şaşırtan bir korku türü de çocuğun okula gidişi ile ilgilidir. Okula yeni başlayan yada o güne kadar okulunu seven ve derslerinde başarılı olan çocukta isteksizlik baş gösterir. Okula gideceği zaman karın ve baş ağrılarından yakınmaya başlar. Okula gitmeyince yakınmalar kısa sürede geçer. Okul korkusunu ortaya çıkaran nedenler şaşılacak ölçüde benzerlik gösterirler. Bunlardan biri anne ve çocuğu ortak yaşam ölçüsüne varan sıkı ilişkileridir. İkincisi de bu ilişkiyi sarsan hastalık, ayrılık gibi durumlardır. Başka bir deyimle anneyi yitirme korkusuna yol açan nedenlerdir.
      Okul korkusu çoğunlukla ilk okul çağında, daha seyrek olarak da orta okul ve lise çağında ortaya çıkar. Genellikle orta okul ve lise yıllarında görülen okul korkusu daha ağır ruhsal sorunların göstergesidir.
      Yaşına göre çok korkak yada korkuları çok süren çocuklarda, şunlara dikkat edilmelidir.
* Çocuğun korkuları karşısında sert tepkilerden kaçının. ‘erkek çocuk korkar mı?’ ‘koskoca çocuk olacaksın’, gibi sözler korkuyu azaltmaz.
* Korkularından dolayı çocuğu ayıplamak ve utandırmaktan kaçının, korkularıyla alay etmeyin; korkunun üstüne gitmeyin.
* Korkunun nedenlerini araştırın, bulunduğu ortamda korkutucu tutum olup, olmadığına bakın.
* Çocuk arkadaştan ve oyundan yoksunsa bunlara olanak yaratın.
* Aşırı kollayıcı tutumları gevşetin. Kendi işini kendisinin görmesini sağlayın.
* Çocuğa süre tanıyın. ‘Çivi çiviyi söker’ yöntemini kullanarak, korkuları bastırmaya, bir korkuyu başka bir korkuyla yenmeye çalışmayın. Örneğin: sudan, denizden korkan bir çocuğu, bağırta çağırta suya sokmak korkuyu pekiştirir. Bunun yerine, çocuğu su kıyısında oynamaya bırakın.
      Okul korkusu ile karşılaşanların göz önünde tutacakları noktaları da kısaca şöyle sıralayabiliriz.
* Her şeyden önce çocuğun okuldan uzak kalmamasına önem verilmelidir. Evde kalış uzadıkça okula dönüş o ölçüde güçleşir.
* ‘Yatışsın, dinlensin, aman üstüne varmayalım’ diye çocuğu evde tutmak bunalımını azaltmaz artırır. Anne ve baba çocuğa soğuk kanlı bir tutumla yaklaşmalıdır. Korkutma ve dayaklar geri teper.
* Anne ve babadan hangisi daha kararlı ve tutarlı davranabiliyorsa çocuğu okula o götürmelidir. Çoğunlukla sıkı ilişki nedeniyle anne bu görevi kolay başaramaz.
* Öğretmene durum anlatılmalı ve işbirliği sağlanmalıdır.
* Çocuk tedirgin ve korku içinde olsa da okuldan uzak kalmamalıdır. Sınıfa girmek istemese bile okuldan ayrılmamalıdır. Çocuğun sıkıntıları ilk günler artar gibi olursa da sonra yatışır.
* Çocuğa, ‘Bir şeyin yok senin, naz yapıyorsun’ gibi sözleri söylemekten kaçınmalıdır. Okul başarısının şimdilik önemli olmadığı, anlatılmalı sıkıntıları anlayışla karşılanmalı, ama okula gitmeme konusunda ödün verilmemelidir.